»  Arşiv »  ANA SAYFA »  RESİM GALERİSİ »  SLAYT »  ZİYARETÇİ DEFTERİ »  İLETİŞİM        »  Anasayfam Yap »  Favorim Yap »  Paylaş

Menü

Musiki

Etiket Bulutu

AĞIR CEZA MAHKEMESİ REİSLİĞİNE DİYARBAKIR
AYASOFYA
BEDİÜZZAMAN İLE TANIŞMASI
BEDİÜZZAMAN'IN MEHMED KAYALAR VE TALEBELERİ'NE VERDİĞİ KIYMET
DİYARBAKIR SULH CEZA MAHKEMESİ MÜDAFAASI
DOKUNMA
EKONOMİK KALKINMA İLE ALAKALI SUALE VERİLEN CEVAP
ESMA-İ HÜSNA
HAKİKAT IŞIKLARI
HATIRALAR
İSLAMDA UHUVVET VE İTTİHAD
MEHMED KAYALAR VE HAYATI
MEHMED KAYALAR'I RİSALE-İ NUR HAREKETİNDE ÖNEMLİ KILAN İKİ BÜYÜK ÖZELLİK
MEHMED KAYALAR'IN VEFATI
MUKADDİME- ÖNSÖZ
NEFSE DERS
NUR MÜELLİFİNE
SABIR VE ŞÜKÜR
VECİZELER
YAYINEVLERİNE HATIRLATMA

Arama

   Sayfalar

RSS Takip Tavsiye Et İndir (.doc) Okunma: 2238
TARIK AKTEKİN Anlatıyor

Kavmiyet Irkçılık Hakkında MEKTUPLARI

 

 

TARIK AKTEKİN’İN ÜSTADIMIZ BEDİÜZZAMAN’I

                         ZİYARETLERİ HAKKINDA

        

                 Malatya 5. işletme Md. kısım şefi olarak çalıştığım zaman, idareden izin almıştım. Bu iznimi değerlendirmek için Diyarbakır’da bulunan muhterem Mehmet Kayalar ağabeyimizi ziyarete gittim. Orada Üstad’ımızı da ziyaret düşüncesiyle müsaade istemiştik.

       Isparta’ya giderken Mehmet Kayalar Hz, bana Üstad’a ait kitap parası olan yedi yüz lirayı vermişti. O zaman duyduğuma göre Üstad’ımız Bediüzzaman Hazretleri, Risâle-i Nûr’lardan her basılan eserden yüz adet kendine ayırtır. Yalnız bunların parasını, kendisi ve talebelerine tayinat yapardı. Diğer basılan kitapların paralarını talebelerine tahsis eder ve hizmete karışmazdı. O yüz adet Risâle-i Nûr eserlerini de Diyarbakır’a Muhterem Mehmet Kayalar ağabeyimize gönderirdi.  Ağabeyimiz hemen çabucak Üstad’a ait o eserleri  daha tevzi edilmeden, yani satılmadan parasını Üstad’ımıza elden bir talebe ile gönderirdi…

        İşte bana da o para verilmişti. Kendim demir yollarında çalıştığım için Isparta‘ya trenle gitmek üzere Diyarbakır’dan yola çıktım. Yolda Ankara’ya uğradım, Üstad’ımızın talebelerini ve kardeşlerimizi, gördüm, ziyaret ettim. O zaman, hukuk talebesi olan Atıf Ural kardeşi ve diğer teksir işinde uğraşanları gördüm. Gece bile teksir işlerinde yorulmadan, yıkılmadan çalışıyorlardı. Diyorlardı; Üstad’ımız Risâle-i Nûr’ların bir an evvel basılıp, Müslümanların ellerine geçmesini istiyorlarmış. Ardından Eskişehir’e geçtim, tanıdık Nûr talebesi kardeşlerimle de görüşmüştüm. Oradan trenle Isparta’ya gittim.  Üstad’ı ziyaret için doğru kaldıkları hanelerine geldim. Kapıyı çaldım, talebelerden bir kardeşimiz kapıyı açtı, Diyarbakır’dan geldiğimi ve Üstad’ı ziyaret etmek istediğimi söyledim, o zaman Üstad’ımız rahatsız olduğundan herkesi kabul etmiyorlarmış.

       Üstad’a giden hizmetindeki talebe daha sonra yanımıza geldi, benim nereli olduğumu ve Mehmet Kayalar Hz.’ni ziyaret edip etmediğimi sorup tekrar Üstadın yanına gitti, müsaadeyi almıştık.   Ben de heyecanla yavaş yavaş Üstadın hizmetindeki talebe ile Üstad’ın odasına girdim. Mübarek her zamanki sarık ile karyolada yatağının üzerinde yorgan içinde oturuyordu.

        Önce bana Muhterem  Mehmed Kayalar ağabeyimizi, sonra aile efradını ve üç çocuklarını, daha sonra benim nereli olduğumu ve çalıştığım yeri sordu. Malatyalı olduğumu ve devlet demir yollarında çalıştığımı söyledim. Buyurdular “Siz amme hizmetinde çalışıyorsunuz, sizlerin hizmetleriniz bire on sayılır. Allah’tan bire on ecir alırsızınız inşallah.” Daha sonra Tarihçe-i Hayat eserinin hakkında “Sizin orda bu eserin durumu nedir?” buyurdular. “Efendim, hem Malatya’da hem Diyarbakır’da çok geniş bir safhada dağıtılıyor.” dedim.  Hemen buyurdular “Kardeşim, Tarihçe-i Hayat Anadolu, İslâm  âlemi ve Avrupa’da büyük bir hizmet görecek, büyük bir fütuhata da vesile olacak.”

          Daha sonra ben, Ağabeyimizin benimle gönderdiği 700 lirayı cebimden çıkarıp verirken, “Efendim Mehmet Kayalar ağabeyimiz bu kitap paralarını size vermemi söyledi.” dedim. Üstadımız hemen kendine ait o parayı almadan, “Kardeşim, parayı bana verirken baba ve annenizin zekatı diyerek bana veriniz.” diye buyurdular. Ben de öyle yaptım. Sonra düşündüm de bu ne şefkat.  Kendilerine ait eserlerin parasını, hediyesini benim annem ve babamı düşünerek zekâtlarına saydırması ne ulvi bir haslet, ne büyük bir şefkat ve fedakârlık.

      Sonra bana hitaben “Siz memur olduğunuz için, otelde kalmadan doğru gidiniz. Eğer ben Eğridir’de iken gelmiş olsa idiniz sizi yolda karşılayıp görüştükten sonra, tekrar sizi gönderecektim.” buyurdular.

       Üstadımın yanından müsaade isteyerek ayrıldım. Talebelerin odasında, ıhlamur ve tarçın kaynatılmış. Bir bardak doldurarak içtim ve oradan gece Diyarbakır’a gitmek üzere ayrıldım. Ağabeyimizi ziyaret edip, tekrar çalışma yerim olan Malatya’ya geldim. Bilâhare demiryolu 5. işletme Md. yol servisinde yol servis Md. olarak çalışan Mehmet isimli bir memur bana şunu anlattı. “Sizin için ulaştırma bakanlığından bir yazı geldi. Diyorlar ki: Malatya’da kısım şefi olarak çalışan personelinizden Tarık Aktekin Diyarbakır’a gidip, emekli yüzbaşı Mehmet Kayalar’a uğrayıp vazifeyle Bediüzzaman’a, Isparta’ya gitmiş.” Mehmet bey bu yazıyı o zaman servis müdürümüze dosya ile birlikte götürmüş ve “Efendim, Tarık Aktekin hakkında ne işlem yapalım?” diye sormuş.

           Servis müdürü “Tarık Aktekin bildiğimiz bir personel, iyi niyetli Müslüman, dindar, vazifesinde dikkatli bir kimse, ondan zarar gelmez, yazıyı dosyaya koy.”

           O zamanlar benim mıntıkam Malatya - Kurtalan idi. Muş hattı o zaman yapılmamıştı. Onlara gidip mıntıkamı teftiş edip, istasyonlardaki, bakım ve onarım işlerimizi yapmak için bazen trenle bazen de kısım şeflerinin küçük otosu ile seyahat ederdim. Trende gittiğimde farkında olurdum, iki personel, tren temizlikçisi kıyafetinde beni gittiğim istasyon, Şehir ve kasabalara kadar takip ederlerdi. Bununda kanıtı bir gün Malatya, saray mahallesindeki evimde otururken, komşu kadın, emniyet müdürlüğündeki damadını bizim eve yollamış. Benim Palu ilçesinde camilerde Risâle-i Nûr okuduğumu emniyete bildirmişler. Bana dikkatli olsun demiş. Yukarıda Üstadı ziyarette bana acele otelde yatmadan gitmemi söylemesi Üstadımızın zahir bir kerametidir. Bilâhare Ankara’dan demiryolları umum müdürlüğü ve ulaştırma bakanlığından gelen yazının hikmetini sonradan anladım.

         Zaten Diyarbakır’dan ayrılmadan muhterem Mehmet Kayalar ağabeyimiz de çok kalmadan çabucak Üstada gitmemi söylemişti.

         Malatya Emniyet Müdürlüğü 1960 ihtilalinden evvel benim Malatya’daki oturduğum eve bir iki kere baskın yapmışlardı. Son bir baskında bir adet Risâle-i Nûr kitabımı suç unsuru, suç delili olarak alıp benimle beraber emniyete götürmüşlerdi. Halbuki evimde çok sayıda Risâle-i Nûr vardı, onları görmediler.

       İkinci şube şefi, sorguya çekerken müctehid ne demek gibi, Risâle-i Nûrlar hakkında bazı suallerde sormuşlardı. Ben de o zaman ağabeyimizin işareti ile camilerde (Malatya Söğütlü Camiinde) ikindiden sonra Risâle-i Nûrları okurdum. Müftülüğe de hakkımızda yazı yazmışlardı. Bilâhare ikici şube şefi beni emniyet müdürlüğüne bir polisle teslim etti.

Beni vilayet binasındaki, emniyet müdürlüğü bodrum katına indirdiler. Ellerime copla, avuç içlerime on beş yirmi kere sıkıca vurdu ve bana dinime tan etti. Ellerime vururken “Allah’ü Ekber” diyordum. Emniyet’ten eve geldim. Evden, aileden gizledim. Biraz sonra polis memurunun kayın validesi olan komşu bize geldi. Hemen ellerini tuzlu suya koyun, şişmesin demiş.

        Ertesi gün Malatya’da arkadaşlardan tanıdık bir avukatla, emniyette beni dövdükleri için mahkemeye şikayet ettim. Muhterem ağabeyimize, Diyarbakır’a Şerif’e bildirdim. Çok üzülmüşler. Ağabeyimiz, onlara beni dövene kızmışlar ve “Hemen Tarık’a yaz. Mahkemeye versin, üzülmesinler” demiş.

         Muhterem ağabeyimizin alaka ve duası ile iki gün sonra o emniyet müdürünü, bir faytonla ailesi ile caddede giderken, bir sarhoş adam onu pataklayıp dövmüş. Döverken müdür diyor, ben emniyet müdürüyüm, sarhoş diyor biraz sonra valiyim diyeceksin diyerek ağzını burnunu kanlar içinde bırakmış. Takım elbisesini de o gün yeni giymiş. Ailesinin yanında hem dayak yemiş hem de rezil olmuş.

       Zaten bir hafta sonra 1960 inkılabı olmuştu. O emniyet müdürü açığa alındı, yerine asker bir Albay bakıyordu. Bu olay Ağabeyimizin bir kerametidir.

Muhterem Mehmet Kayalar ağabeyimizin bir rüyasını bize anlattılar. Şöyle buyurmuşlardı: “Rüyamda Üstadımız Bediüzzaman Efendimizi, yerde perişan bir vaziyette toprak üzerinde hasta bir halde uzanmış gördüm. Etrafında Nûr Talebeleri var ama bir şey yapamıyorlar, şaşırmış bir halde bakıyorlar. Ben hemen koştum, Üstad’ımızı yerden kaldırdım ve sırtıma aldım. Rahat etsin diye belimi biraz eğip elimle de destek verdim. O vaziyette Üstad’ı aldım götürdüm.”

          Bizlere bu rüyalarının tabirini şöyle yaptılar :

   “Üstad’ın rahatsızlığı, hastalığı, İslâmın başına gelen musibetler ve Müslümanların yani bizlerin ciddiyetsizliğimiz, dininize sahip çıkmayışımız, bir araya gelip birleşmeyişimiz. Benim Üstad’ı sırtıma alışım, O’nun vazifesinin bizim üzerimize tahmil edilişi, o dini vazifenin bizim omzumuza yüklenmesi.

     Rüyamda soruyorum, Üstad’ım rahat oldunuz mu? Rahat mısınız? Bana, çok rahat olduklarını söylediler.”

 


***