»  Arşiv »  ANA SAYFA »  RESİM GALERİSİ »  SLAYT »  ZİYARETÇİ DEFTERİ »  İLETİŞİM        »  Anasayfam Yap »  Favorim Yap »  Paylaş

Menü

Musiki

Etiket Bulutu

AĞIR CEZA MAHKEMESİ REİSLİĞİNE DİYARBAKIR
AYASOFYA
BEDİÜZZAMAN İLE TANIŞMASI
BEDİÜZZAMAN'IN MEHMED KAYALAR VE TALEBELERİ'NE VERDİĞİ KIYMET
DİYARBAKIR SULH CEZA MAHKEMESİ MÜDAFAASI
DOKUNMA
EKONOMİK KALKINMA İLE ALAKALI SUALE VERİLEN CEVAP
ESMA-İ HÜSNA
HAKİKAT IŞIKLARI
HATIRALAR
İSLAMDA UHUVVET VE İTTİHAD
MEHMED KAYALAR VE HAYATI
MEHMED KAYALAR'I RİSALE-İ NUR HAREKETİNDE ÖNEMLİ KILAN İKİ BÜYÜK ÖZELLİK
MEHMED KAYALAR'IN VEFATI
MUKADDİME- ÖNSÖZ
NEFSE DERS
NUR MÜELLİFİNE
SABIR VE ŞÜKÜR
VECİZELER
YAYINEVLERİNE HATIRLATMA

Arama

   Sayfalar

RSS Takip Tavsiye Et İndir (.doc) Okunma: 6365
SABIR VE ŞÜKÜR HAKKINDA

Kavmiyet Irkçılık Hakkında MEKTUPLARI

 

SABIR 

  ِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم

وَبِهِ نَسْتَعِينُ  

 SABRIN BİRİNCİ FASLI 

  İslam'ın sabır ve şükür mevzuuna verdiği ehemmiyet pek büyüktür. Bu hususta derinliğine ve genişliğine tetkikatı; asırları nur, feyizle dolduran İslam allamelerinin eserlerine bırakarak zamanın bu mevzudaki sakat düşüncelerini, hakikate tevcih için sabır meselesini tetkike lüzum gördük. İslam dehaları bu en büyük mevzuu insanlığa en faideli bir surette şerh etmişler, asrın rehberi bu mevzua tahsis ettiği eseri ile mariz gönülleri tedaviye en halis gayreti göstermiştir.  

    Hiddet ve gadaptan sabra hilm denildiği gibi zıddı da tekebbür olur. Her sözü söylemekten çekinmeğe sabır denildiği gibi zıddı da hırs olur.   Şu halde ekser ahlak-ı iman sabırda dahil olmuş oluyor. Bundandır ki; Peygamberimize (A.S) imandan sual ettik­le­rinde:   هوالصبر“o, sabırdır.” buyruldu.

 Demek imanın en çok amelleri sabırda olduğu gibi, en aziz ve en şereflisidir. Öyle ise “haddini tecavüz eden her şey zıddına inkılap eder.” Umdesini daima göz önünde tutmalıdır. Hulasa insani olan en güzel sıfatlar ve vasıflar sabır ile elde edilir.

 Kur'an sabırla alakalı bu insani vasıfları cem ederek buyuruyor ki:

 وَالصَّابِرِينَ فِى الْبَأْسَاءِ و

yani, musibette sabır edenler,  

 َالضَّرَّاء

 Yani, yoksulluğa sabır edenler,  

 وَحِينَالْبَأْسِ

Yani, muharebenin dehşetlerine sabır edenler  

 أُلَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُو وَأُلَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Yani, sadık ve mütteki olanlar ancak bunlardır.  

SABR’IN İKİNCİ FASLI 

  Bu nokta-i nazardan bu mühim mes’eleyi şerh edip hal ve mazileri lisana getirerek din ve fazilet arayan ibadullahın müstakim yoluna ışık tutarak hizmet etmeyi vazife bildik.  

 Hulasaten ifade edelim ki iman; sabır ve şükürden ibarettir. Sabrı ve şükrü birlikte tafsilde faide vardır. O halde zi'şuur mahlukatın hayatlarının devamı müddetince tahtı te’sirinde bulundukları kuvvelerin zikrinde faide vardır. Öyle ise kuvve-i akliye ve şeheviyenin müdahalelerini şöylece hulasa edebiliriz. Tafsili şudur ki;

  •       Hayvanların şehveti vardır, fakat akılsız.
  •       Melaikenin aklı vardır, fakat şehvetsiz.
  •       İnsanın şehveti vardır, aklı ile.  

   Öyle ise sabır; mahlukatı İlahi içinde kuvve-i akliye ve kuvve-i şeheviyenin te’siri altında bulunan insanlara ve cinlere mahsus bir vasıf oluyor ki, sırrı imtihan yerini bulsun. Hayvanlar kuvve-i akliyeden mahrum oldukları için teklifi İlahiyeden varestedir. Melekler, kuvve-i şehviyeden masundurlar, kemalleri için, zira kemal içinde zamanın sonsuzluğunda itaata devam ve terk-i ma’siyet kuvve-i şeheviyenin müdahalesinden beri olmakla mümkün olur. Öyle ise daire-i teklifteki cin ve insan için ameller ya dünya veya ahirette zararlı veya ikisinde de menfaatlidir. Şu halde insan için birincisinde sabır, ikincisinde şükür lazımdır. Hadiste: "iman iki nısıftır. Bir nısfı sabır bir nısfı şükürdür. " Hakikatinin yüksek sırrı daha iyi anlaşılır. Emmare olan nefis için manevi edviye olur, düşüncesiyle nefsin tezkiyesine emmarelikten kurtulup itmi’nanlı hal kes­bine vesile olur, düşüncesiyle bu hususu şerh de faide mülahaza edilir.

   Sabır, maddi ve manevi şerlere karşı mukavemet mevzii olmasından kuvve-i şeheviye ve gadabiyenin menfi tecavüzlerini def’e vesile olacak hususları zikr etmekte faide vardır. Şehvet ve gadap kuvvelerinin menfisine mukabil; müsbet olan cihetleri de vardır. Esasen mes’eleyi böyle derinliğine izahtan murad, şerlerin tahripçi yüzlerini hayra çevirmeğe matuf bir niyeti halise gayretidir. Nefsani hevasattan doğan şehvet ve gadap kuvvelerinin ref’ine vesile olan manevi vücudun sıhhat ve sağlığını netice veren manevi ilaçların zikir ve tertibinde faide vardır. Mesela; Oruç şehveti def eder mahiyet taşıdığından; buyrulmuş : الصوم نصف الصبر Ulvi ifadenin mefhumundan oruç şehveti defeder. Fakat gadabı defetmez. Demek oluyor. Halbuki yukarıda imanın bir nısfı sabır bir nısfı şükür olduğunu görmüştük. Bu takdirde oruç imanın dörtte biri olmuş olur. Sabır nokta-i nazarından yukarıda zikri geçen kuvvelerin şer ve hayra bakacak yüzlerini muhtelif isim ve sıfatlarla teşhis ve ifadesi yerinde olur. Mesela: ferc ve tenasüle ait şehvetten nikahlısı ve ailesinden maada başkasına nazar ve yakınlaşmaktan içtinap etmek olan sabra iffet denildiği gibi, zıddı hareket de iffetsizlik olur. Ve mesela: musibetlere sabır, ism-i sabra mahsus olduğu için onun zıddı da cez'i ve telaş olur. İnaddan sabır; nefse hakimiyet olduğu gibi, onun zıddı tuğyandır ki, neticesi helaket olur. Kıtal ve harbin zaruretlerinden sabır, şecaat olduğu gibi onun zıddı da korkaklık olur

    Sabrın kuvveti ve za'fiyeti noktasından kısımları vardır. İslam hükeması nezdinde sabır üç kısım olduğu gibi, ehli tasavvufun büyükleri nezdinde de üç kısma ayrılarak mütalaa edilmiş. 

  Evvelkinde nefsani hevayi ortadan kaldırıp nefsin akıl ve kalbe karşı münazaası kalmazsa ki; bunlara sıddıkün ve mukarrebün denilir.

   İkincisi kısım nefs ve heva galebe edip din emirleri ile alakası kesilir ve nefsini şeytani kuvvetlere teslim edenlerdir ki, bu kısım gafiller zümresidir. Şekavetleri hasabiyle nefsani havaya esir olmuşlardır. Bu haletin alameti de ye's ve ümitsizlik olup, dünyevi ve fani umurda gururdur ki bu vasıf gayet ahmaklıktır.  

   Üçüncü kısım odur ki: Şer ve hayır beyninde daima muharebe mevcut olup gah o nefs ve hevaya galip olur, gah heva ve nefs ona galip olur. Bu sınıf mücahidindir ki, bunlar ameli Salih ile seyyieyi halt eder, karıştırırlar.  

   Arifin ise sabrı şu şekilde derecelendirirler;  

  •   Evvelki derece: terki şekvadır ki, bu derece taibin zümresidir.
  •   İkincisi: kadere rıza derecesidir ki, bu zahidin zümresidir.
  •  Üçüncü derece ise: Mevlasının kendisine sun'u her ne ise ona muhabbettir ki, bu derece sıddıkin zümresinin derecesidir.  

 Sabır şu suretle de sınıflandırılır;

  •      BİRİNCİSİ :       Haramlara sabır.
  •      İKİNCİSİ :         İbadet zahmetlerine sabır.
  •     ÜÇÜNCÜSÜ :   Musibetlere sabır.  

       İnsanoğlu türlü girdabat ve hadisatın ani ve seri tahavvülatı karşısında sabra gayet muhtaçtır. Nefis muhasebesini terk edip, nefsini kendi haline koyup, mubah olan lezzetlere şiddetli meyl gösterse mümkündür ki o hal onu tuğyana sevk edebilir. Eğer sabır insanın hevai-nefsine muvafık olmayan umuru olsa ve o hal kişinin tahtı ihtiyarında bulunsa, isyan ve taat gibi. Yahut ihtiyarı olmadığı halde gelen umura ait olan musibetler gibi. Ve yahut ta bir umurda ihtiyarı bulunmaz, lakin izalesine muktedir bulunursa ki intikam ile teşeffı hasıl olmak gibi. Şimdi bu zikrettiğimiz hususların evvelki eğer taat ise kişi onun üzerine sabra muhtaçtır. Zira nefs ubudiyetten nefret eder. Ve bir nevi rububiyet iştihasında bulunur firavun gibi. Zira her nefiste dava-i fıravuniyet vardır. Lakin izhara mecal bulamaz.  

      Bundan sonra ibadet üzerine sabır:

  • Ya ibadetten evvel olur ki bu halis niyet ve ihlas tahsili sureti ile mümkündür. İşte sabrın en büyük ve makbulü budur.
  •  Veyahut amel halinde olanıdır ki her nevi füturdan bigayrillah olmaktan sabra dikkat ede.
  •  Ve yahut işlediği hayırlı amelden fariğ olduktan sonra onu aleme duyurmaktan, ifşa etmekten ve ucub'dan sabreyleye.

     İkinci nevi de günahlara ve isyanlara sabırdır ki; bir kulun bu sabra gayet ihtiyacı vardır.

    Üçüncü nevi sabır; bu nevi ihtiyar ile olmayıp fakat definde ihtiyarı bulunsa ki ezaya uğradığı vakit ona sabır etmek gibi. Bu sabır o kişi için kah vacip olur, kah fazilet olur.

   Dördüncü nevi sabırdır ki; Bu menfi ibadetten sayılır. Bu nevi odur ki evveli de ahiri de kişinin tahtı ihtiyarında bulunmaz. ölüm gibi, emvalinin helaki gibi ve zevali sıhhat gibi. Bu sabır kişiyi İndi İlahide en âlâ makamlara ve en yüksek derecelere ulaştırır. Lakin bunun şartı odur ki; ağlayıp sızlamamak, feryad-u figan etmemek, hüzün ve elem ile şekvada bulunmamak sureti ile olur. İşte sabır ile indi ilahide en yüksek makamlara nail olacak bu zümredir. Sabrın bu derecelerini beyandan maksadımız kişinin ke­ma­latı insaniyeye müteveccih olması ve marifetullah da seyr melekesini tahsil eylemesi içindir.

    Sabır; Enbiyanın büyük vasıflarından biri olduğundan her halükarda, sabrı ihtiyar eden kimsenin makamı çok büyük olur. Cenabı Hak sabır ehlini الصبرمفتاح الفرج   sırrıyla ferahlandırdığı gibi, sabreden mutlaka dünyada zafer bulur. Alem-i uk­ba­da ki sabır ehlinin imtiyazı ise çok müstesnadır. Mahşerin en mümtaz zümresini ehli sabır teşkil ettiği gibi, cennetin en yüksek makamlarını da Halikı Rahim sabır ehline ihsan eder. Sabır hakkındaki sözü Kur’an’ın ve Ehadisin hudutsuz müjdelerine bırakmak, o ulvi nida ve davetleri dinlemek ne güzeldir.    

 

ŞÜKÜR 

  HAKİKİ UBUDİYET ŞÜKÜRDÜR ŞÜKÜR UBUBİYETDİR  

 Şükür mevzuunda Sure-i Rahmanın celalli tehdidatı eserin te’lifine medar oldu.  

 İmanın nısfı şükürdür, hakikati aliyesinin yüzü nimete, nimet ise in'ama, i'nam ise mun'ime nazarları çevirmesinden akıl ve şuur erbabının nazarlarını marifeti İlahiyeye çevirir. Zira nimetlerin bütün envai, Vacibul-vücud olan Allahu Zülcelalindir (C.C). Bütün vesaitlerin, vesilelerin hiç bir suretle nimetlerin gelişinde veya zevalinde en küçük müdahalesi yoktur. Belki onlar cümlesi Cenabı Hak tarafından mu­sa­har­dırlar. İşte bu marifet Tevhide tabidir. Zira kainatta her mevcud en küçükten en büyüğe kadar cümlesinin vücudu Allahdandır (C.C.). Öyle ise nimette sade Allah’a (C.C.) münhasır olur. Nitekim Tevhid; takdise tabidir. Zira mukaddes sıfatı Vahidi Ehada aiddir. Başka mukaddes yoktur. Ehadisi Nebevi­ye­nin yüksek sırrı bunu müeyyeddir. Aklı hüşyar kişi nimetin tezahüründe istiğrak ve haşyet içinde   سُبْحَانَ اللهِ der.   Bu in’am içinde mün’imi hakikiyi görür  لااله الاالله  der. Tevhid eder. Nimet içinde nihayetsiz merhameti, ihsan ve keremi görür الحمدولله der. Akıl, kalb ve ruhu kelime-i hamd ile nihayetsiz şükür içinde Rahman ve Rahim olan Halikına iltica eder. Cenab-ıHakkın nimetlerine şükür; enfüs dairesinden afak dairesine müteveccih, yani aklı hüşyar kimse evvela kendisine en yakın nimetleri görür, Halıkına hamdeder. Sonra uzak dairelerdeki nimetleri görür ve bu suretle marifeti-İlahiyeye kapı açılır. Nimetlere nazar ferah huzu’ ve tevazu içinde olur ki bu bir nevi şükürdür. Tefekkürden neşet eden marifette, en ulvi bir şükür olması hasabiyle duyulan ferah daima Zatı Mün’ime olmalı, yoksa ni’met, ihsan ve in’ama değil! İntifa’ ve istifadeye müteveccih nimet mal olduğu cihetten ona ferah asla şükür olmaz. Belki nimete ferah o veçhile gerektir ki onunla mün’imin inayetine ve onun katında mahal ve kabulüne nail olduğunu istidlal ederek hakiki ubudiyete vesile olur. Bu şükür Salihinin şükrüdür ki Hak Tealaya ibadet ve şükürleri onun havf ve ikabından ve reca ve sevabından kelime-i şükür ifade eden   الحمدولله sade bir lisanın tahrikinden ibaret ise bu şükür, şükür değildir. Belki meram bu kelimatın kalbe tesiridir. Bir nimet ki sahibini zikrullahdan men eder ve işgal sebebile Hak yolda yürümesine mani olur, ahirete çalışmaktan yüzünü döndürürse ondan mahzun olmalı. Ve bu hale karşı müteyakkız bulunmalı. Cenabı Hakka şükür kalb ile lisan ile ve Hak Tealaya şükrü izhar edip ona delalet eden tahmidat iledir. Şükür kişinin, ef’al, harekat, a’za ve cevarihi ile olur ki onun nimetlerini yine onun taatında isti’mal ve o nimetle masiyete yardım etmekten şiddetle kaçınır ve dikkatle sakınır. Bu hal kişinin ef’al harekatını ve bütün her nevi hal ve adetlerini ibadete çevirir. Ef’al, harekat vea’zanın şükürlerini bir misal ile ifade etmek lazım gelirse Mesela:

  iki gözlerin şükrü her müslimden gördüğü ayıplara karşı iğmazı-ayn etmek ve örtmektir.

  Kulakların şükrü: işittiği ayıbı örtmek.

  Lisanın şükrü: daima Hakkı telkin ve tebliğ ile Hak Tealadan Rıza izharıdır ve onunla memurdur. Diğer bütün azalar da bunun gibi kıyas edilsin. Müstemiren devamını gördüğün nimetlere karşı vazife-i şükür ve bu ubudiyet fasılasız devam etmeli. Mutlak tevazu ile İhsanı İlahiyeyi, aczine binaen verildiğini düşünmen hakikati şükür olur. Ve bu düşünce sahibini vartalara düşmekten siyanet eder. Kişi nimetlere nail olduğu vakitte ben bunlara layıktım diyerek gurur ile mukabele değil, belki; acz ile kemali tevazu içinde, nihayetsiz zaafımdan aciz ve ihtiyacımdan dolayı bana ihsan edildi diyerek ubudiyete yakışır surette acizane ve şakirane karşılamalıdır.  

 Bir istidrat:

Sual:Denilebilirki Cenabı Hakkın nimetlerine şükür nasıl mümkündür ki; şükür etmek bile şükrettiği için bir başka şükre muhtaçtır. O halde Allahu Tealaya şükr kul için muhal olmaz mı? Cevaben denir ki, Bu havatır hazreti Davud (A.S.) ve Hazreti Musa’ya (A.S.) vaki olduğu vakit onlar demişler ki : Ya rab! Ben sana nasıl şükredeyim ki, ben sana şükre kadir değilim. Benim sana şükrüm dahi, senden bana bir başka nimettir. Sana onun için de şükr etmek icab eder. Cenabı hak vahyeyledi ki: “Vaktaki sen bunu bildin ise bana şükr etmiş olursun. Mademki sen cümle nimetlerin benden olduğunu bildin, ben senden vaki olan o şükre razıyım.” Bu hakikat fehm edildikten sonra şükür etmemekliğe badi olan bu tarzdaki havatıratın lüzumsuzluğu aşikar olur. Kainatta kul için ihsan edilen bu kadar niamı İlahiye (Şükür için aletlerdir. Eğer onları Mevlasının muhabbetine muvafık tarzda taat yolunda istimal ederse şükür etmiş olur. Eğer o nimetleri muhabbete zıd yolda ma'siyette istimal ederse, zayi ederse nimete karşı küfranda bulunmuş olur. Esasen dünyada her ne ki mevcut ise abd için halk olunmuştur. Ta ki ahiret saadetine ve Hak Tealaya yakınlığa naili­ye­te vesile olsun ve o yola tevessül olunsun. Bu mukkedde­ma­tı bildin ise bu zikrolunan eşkalin tevcihi sana zahir olur. yani meram yalnız lisan ile şükür değil belki Rabbülaleminin nimetlerinin muhabbetullah cihetinde sarf olunmasıdır. Vakta ki ihlası tam içinde muhabbet cihetinde sarf olunsa; abdın fiili Hakkın fiili olup meram hasıl olur. O zaman fıilin Hak Tealadan sana atiyedir, hediyedir, ikramdır. Bu Hakkın fiili olduğu haysiyetinden Cenabı Hak sana sena eder. Hakkın senası ise: sana Cenabı Haktan ikinci bir nimeti uzma olur. Şunu unutmamak gerektir ki; Allah’a (C.C.) en ziyade sevgili olanlar şükrü ziyade olanlardır ki göklerde melaike ve arzda Enbiya gibi.

     Nimetlerin kısımlarını hulasaten beyanda faide vardır. Nimetler daima lezzetlere mukarindir. Lezzetler ise ya akliyedir; lezzeti ilim ve hikmet gibi ki onların indinde lezzetlerin en şereflisidir. Zahir şerefi budur ki onlar ebediyen bakidir. Gasp edici eller onlara yetişmez. Memuriyetten azledilme gibi korkulara maruz kalınmaz. Veyahut nimeti bedeniyedir ki bu lezzet hayvanlarla müşterektir. Lezzeti riyaset, galebe istila gibi ki aslanda, kaplanda, kurtta ve başka nevilerde de bulunabilir. Yemek, içmek, tenasül lezzetleri de behaim ile müşterek lezzetler içinde mütalaa edilebilir. Allah'ın (C.C) Salih kulları meşru olmayan mide ve tenasül lezzetleri üzerine daima galip olurlar. Fakat lezzeti riyasetin üzerinde ekseriyetle galip olamazlar. Lakin sıddıkin zümresi hubbu riyaset üzerine de galip olurlar. Onun için demişler; Sıddikinin kalplerinden en son çıkan hubbu riyasettir. İnsan öyle nimetleri temenni ve niyaz etmeli ki o nimet ga­yelerin gayesidir. O da şüphesiz ahiret saadetidir.

  • Nimet bir bekadır ki; asla fenası yoktur.
  • Ve bir zenginliktir ki; yanında asla fakirlik yoktur.
  • Ve bir sürurdur ki; asla gamı yoktur.
  • Ve bir ilimdir ki; yanında asla cehil yoktur.  

 Bunlar insan için nimeti hakikiyedir. Bu lezzetlerin kıymetini pek nadir kalpler idrak eder. Nimetleri takdir noktasında gönülleri dört kısımda mütalaa mümkündür:

  • Evvela; bir kalp vardır ki hakkın gayrısına asla muhabbet eylemez. Bu gayet nadirdir.
  • İkincisi; Bir kalp daha vardır ki riyaset ve şehvetlerden başka hiçbir şeyle mütelezziz olmaz. Bu nefsani lezzetlerden gayrisini bilmez. Bu gayet çoktur.
  • Bir kalp daha vardır ki; Ancak beşeri sıfatlarla telezzüz eder.
  • Bir nevi kalpte şudur ki; Sade marifetullah ile telezzüz ona galip olur.

Baştaki birinci nevi ile, bu dördüncü nevi insanlar içinde gayet nadir bulunurlar. Asrı nübüvetten uzaklaştıkça kıl­let­leri büsbütün artar. Kıyametin yakınlaşmasında ise son derece azalırlar. Bu mevzuda sözü çok uzatmak mümkündür. İzhanları tahriş etmemek için kısa kestik. Nimetlerin kısımlarını saymak mümkün değildir. Zira Halıkı Kainat, mevcudatı nimetlerle doldurmuş. وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللهِ لاَتُحْصُوهَا  kavli keriminin manasını fehm edesin. Lakin ey biçare insan! Sen niamı ilahiyeden sade yiyip içmeyi bilirsin. Aç olduğunu anlar mideni şişirirsin. Sonra yatıp uyursun daha sonra şehvetin galebe eder cima edersin. Bununla istirahatı tam mı bulduğunu zannedersin. Şimdi azıcık düşün ki merkebin hali de böyledir, insanlığın ulvi hilkatini merkebin bulunduğu derekata düşürmek layık mıdır? Öyle ise ey gafil nefis, gafil olma! Allahu Sübhanehü ve Tealanın mülk ve melekutüne nazar et ve acaibi san’atını gör, hikmetli tasnifini tefekkür et. Sen zümre-i melaikeden iken gaflet ile behaim gibi olursun. Seni bu derekeye düşüren cehil ve humkundur. Dikkat et, rahmeti ilahiyeye mütevecih ol. Zira o Kerimi Zül-Celalin Rahim ve Keremi nihayetsizdir. İnsanı şükürsüzlüğe sevk eden esbabı mütalaaya lüzum vardır. Bilmelidir ki bunun birinci sebebi cehil ve gaflettir. Nimetin mahiyeti bilinmezse gaflet eder. Ekseri insan şükrün ancak lisanı ile Elhamdülillah, eşşükrillah demek olduğunu zanneder. Kalb ve akıl ise ondan gafildir. Bu meseleyi yukarıda tafsil etmiştik. Şükürsüzlüğe bir sebep te; nameşru nefsani lezzetlerin ve şehvetlerin galebesiyle vücud mülkünü şeytani kuvvetlerin istilasıdır. Şükür etmemenin bir sebebi de, nimetin bütün mahlukata kaffeten umumi oluşudur. Zira onu nimet addetmezler. Görmezmisin ki halk teneffüs ettikleri havaya şükretmezler. Halbuki bu en büyük nimettir. Bu ne büyük bir cehildir ki daimi bir nimeti bir an olsun hatırlamazlar. Halbuki devam edipte bazen kesilen nimeti, nimet telakki ederler. Hususan daim olan nimet bazen kesilen nimete karşı şükre daha çok elyaktır. Hakiki insan devam eden nimetin bir an inkıta’ını farz etmesi nimetin kıymetini takdire kafi gelir.  

 Bir hikaye: İslam büyüklerinden İbni Semmak denilen zat Harunu Reşid ile huzurda sohbet ederken Halife, İbni Semmak’e bana va’zu nasihat et dedi. O esnada Halifenin elinde bir bardak su vardı. İbni Semmak dedi ki; eğer şu suyu mülkünün yarısını vermeyince sana vermeyiz deseler nısıf mülkünü verir miydin? Halife evet veririm dedi. İbni Semmak devam ederek; eğer içtikten sonra sidik yolları tıkanıp dışarı çıkmazsa geri kalan o yarı mülkünü de verir miydin.? Halife yine evet dedi. İbni Semmak, öyle ise bir içim suya ve bedeninden bir avuç sidiğin def’ine muadil olmayan bir mülk için sana sürur ve ferah gelmesin.

     İşte nimetin kıymetini takdir onun bir an için inkıta’ını farz etmekle mümkün olur. Akil olan kimse kendine ihsan olunan nimetleri görebilmek için kendinden aşağı olanlara bakarak daire-i şükre girmelidir. Uhrevi nimetler nokta-i nazarından ise, kibir ve ucubdan kurtulmak için Allah'ın salih kullarına bakarak gayreti diniyesini teksir etmelidir.  

      Nimete şükürsüzlük, nimetin zevalini mucib olur.

         Kulun niamı İlahiyyeyi düşünerek şükretmesi; nimetlerin ziyadeleşmesini intac eder. Nitekim Kur'anı Azimüşşan; 


لَئِنْ شَكَرْتُمْ لاَزِدَنَّكُمْ

nazmı celili ile bu hakikati ihtar ediyor.. 

  Bazı Hukema; Nimet, vâhşiyedir onu şükür ile kaydedin, bağlayın." demişlerdir. Şükür insan için en yüksek bir ubudiyettir. Kul için bu vazife-i ubudiyeti hakkı ile ifa, bilmem ki daire-i imkanda mıdır? Mamafıh bu hususta aczini idrak ederek Halıkına karşı bu aczini itirafı da bir nevi şükür olduğunu bilmesi de şükür olacağından takdisli niyaz ile Halikı Rahimin babı mağfiretine iltica etmesi kulun, şakirin zümresine ilhakına vesile olur İnşaallah. Kur’an’ı azimüşşanın şükür etmeyenler hakkındaki azim tehdidatı hususan Sure-i Rahmandaki otuz bir defa tekerrür eden ma’lum ayete masadak olmaktan kurtulur. 

  Zaten şükür mevzuunda Sure-i Rahmanın celalli tehdidatı eserin te’lifine medar oldu.  

 Asrın sakinlerinin, görülmemiş niam-ı İlahiye karşısında küfran içindeki hudutsuz tuğyanları; başlarına kopacak kıyametlerin ta'ciline fetva verdirecek mahiyet göstermesi ile, biz de tavzif edildiğimiz (vazifelendirildiğimiz) bir vecibeyi ifa ettik.  

 وَالْحَمْدُوِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 

  Mehmed KAYALAR (r.a)


Etiketler: SABIR VE ŞÜKÜR,  

***